Ülkemizde ucu sonu olmayan ‘aydın’ kavramı, kimin aydın olduğu ve miras aydıncılık hayatımızı ciddi şekilde yönlendiriyor.
Avrupa ortaçağ karanlığından kurtulmak için yüzyıllarını bilime, düşünceye adarken karşılığında yeni ufukların aşılmasını sağlayan sayısız aydın insanını vermekten çekinmedi.
Hiç de kısa olmayan bir sürede, hem gelişmiş toplumlar seviyesine hem de güç odakları haline geldiler.
Kuşkusuz karanlığı, dogmatik düşünceyi aşmak kararlı, aydın görüşlü politikalar sayesinde gerçekleşti. Dünya yuvarlak diyenler giyotine gönderildi, kiliseye haraç vermeyenler aforoz edildi. Düşüncenin her türlüsü o çağ karanlığında sistemlerce hain ilan edildi. Aydın fikirlerin şiddetle her yargılanışında anlaşılıyordu ki, ortaçağın bir damarı daha kesilmişti.
Basit bir yaklaşımla, içinde bulunduğu kötü durumun farkında olup, her ne pahasına olursa olsun ‘kitleleri rahatsız ederek’ bir mum daha yakmak isteyen insanlar ‘aydın’ olarak bilinirler. Gelişmiş toplumlar günümüzde aydınlanmayı yakalamış, bunu bir yaşam şekli haline getirmişlerdir.Bu dünya görüşü sayesinde elde ettikleri güç gereğince de daha fazla aydınlanmaya değil, sadece kendi ‘çıkar ve hırslarına’ özen göstermeye devam etmektedirler.
Tatlı aydınlık
Ama bizim gibi toplumlar için aydın kelimesi fazlaca ‘politik’ olma özelliği taşımaktadır. Bizde aydın olmak daha ziyade ‘tatlı’ bir durumdur. Halka tepeden bakarak, yabancı ülkelere sempati duyarak ya da sırf Fransız yemeklerini iyi bilerek aydın olunabilir. Hatta devamlı ideoloji değiştirerek bile toplumda entelektüel biri olarak yer edinebilirsiz.
İster ortaçağda ister ikinci dünya savaşı sonrasında olsun, şu an gelişmişliği yakalamış ülkelerde aydın ya da öncü sayılan insanların en etkisizi bile arkasına çok ciddi kitleleri alarak reformlar başarmışlardır.
Ülkemizde ise durum terse işler. Yani, kendi vatanındaki ‘düşman sayısı’ arttıkça daha bir aydın olunduğunu ileri sürenlerin sayısı oldukça fazladır. Antipatisi artan yazar ya da politik kişi, kitleleri bağnazlıkla, gelişmemişlikle suçlayıp türlü sosyolojik çıkarımlara varmakta ustaca davranır.
Yine söz konusu ülkelerde insanları etkileyen politik insanların hayatları çoğu kez bir karmaşa ve sefillik içinde geçmiştir. Günümüzde olmasa da 20.yüzyılın son devrimci(düşünce) kişilerinin bir çoğunun durumu böyle olmuştur.Başka ülke örneklerinin verilmesinin sebebi bir hayranlık asla değil, sadece aydınlanmayı başarmış coğrafyaların söz konusu olmasıdır.
Dönecek olursak; bizim bünyemiz bu tarz şeyleri de kaldırmaz. Kendini harcayalar çoğu kez ‘tanınmaz’ ya da ‘hiç anlaşılamazlar’.En aydın geçinenler ve insanların hayatlarını maşa olarak kullanalar ise paralarını İsviçre bankalarında saklı tutarlar. Çok da tekrarlıdır aslında bu durum.Sıkça duyarız:
Geçiş dönemleri, halk hazır değil,herkes cahil ve eğitimsiz vs.
Orhan Pamuk’un aldığı nobeli içine sindiremeyen halka ‘cahil’,her sol görüşlüye ya da farklı düşünene komünist, devrimci partilerin arkasından gitmeyen insanlara ‘yobaz’, vatanını tutkuyla seven insanlara da ‘faşist’ yakıştırması yaparak aydınlarımızın değirmenine su taşımaya devam ederiz.
Gelenekçilik duvarı, aydın fikir karşılaşması ve rantçı aydınlık
İnsanları geliştiren düşünce ve uygulamaların bir gelenek algılamasına çarpacağı biliniyorken, ‘aydın-rantçı’ ayrımında çok ince bir noktada sınavımızı veriyoruz.İnsanları değiştirecek her şey bir tepki alacaksa, bütün sancılar gelişmenin yansıması mıdır?Toplumu rahatsız eden düşünceler gelecekte insanları hep iyi yerlere mi taşıyacaktır?Ya da değerlerimizi, sistemi taciz eden her düşünce düşmanımız mıdır?
Bu ince ayrım yetmezmiş gibi karşımıza birde tabanın vücut yapısı çıkıyor. Doğru-yanlış ayrımı yapmadan,toplumun içine sinmeden ‘giydirilen’ aydınlık her noktada uyumsuzluğunu dışa vurmaktadır.Bu durumun örneklerini Cumhuriyet’ten günümüze yaşamaktayız.
Miras aydınlık ve sanat
Bir ‘meslek ve ailesel miras’ halinde Cumhuriyet’ ten beri kadrolu aydınlarımız, kendi politik(ki politika onların sandığı kadar durağan değildir) görüşlerini muasır medeniyete giden tek tartışılmaz yol olarak görmeye devam ediyorlar. Bu sınıftaki aydın tiplerinin iki kronik takıntısı vardır. İlki, kendi çocukları da mutlaka aydın olacaklardır ve aydınlardır. En büyük mirası; çocuğunun sadece kendisiyle aynı cümleleri kurabilen ve toplumda itibar gören birisi olmasıdır. Babası, fikrini söyler baştan, bir oğlu onu yazarsa ötekide çizerek aynı şeyi savunur mesela.
İkincisi, asla yalnız konuşamazlar. Bildiklerini, sözlerini onaylatacak bir emekli paşaları mutlaka vardır.Aslında bunlar daha çok, medyatiklerdir ve ütopya severler.
Burjuvazi ruhu, kapitalist sistemle öyle etkileşmiştir ki; aydın-sanatçı-politikacı üçgeni halktan bir destek görmeden dahi varlığını sürdürebilir hale gelmiştir. ‘Babadan olma’ aydının toplumda direk kabulü, kapitalizmin sanatı tamamen sarması ve bu paralelde gelişen siyasi hareketler sadece ‘aydınları aydınlatmaktan’ başka bir işe yaramamaktadır.
Egemen gücün rolü
Etkin diğer bir aktör olan devletin, fırsat eşitliğini sağlayamaması ise miras aydıncılık sistemine zemin hazırlamakla kalmaz, varolması muhtemel yeni fikirlerin gelişmesini de engeller. Eğitim ve sosyal hayattaki fırsat eşitliği sağlanmadıkça, yedi yaşında keman dersi alan, babasının okuduğu okuldan mezun olup ailesinin fikirlerini aynen sürdüren aydınlar türemeye devam edecektir. Aklında yeni düşünceler, içinde ışıklar olan gençler ise karınlarını doyurmak derdinden başka bir şey düşünemeyerek varlıklarını kaybedecekler,s onucunda mevcut düzen devamını daha rahat şekilde sürdürmeye devam edecektir.
Toplumun alışkanlıkları ve sorumlulukları
Son etkin rol ise halklardadır kuşkusuz.Toplumun her kademesindeki insanlar geleneklerinden vazgeçmeyi istemezler.40 yıl aynı gazeteyi alıp,başkanını asla sevmediği partiye sırf duygusal sebeple gözü kapalı oy atan bilim adamını mı,her sakallıyı dedesi bilmeyi muhafazakarlık sanan insanları mı suçlasak bilinmez.Süregelen tecrübeler gösteriyor ki biz çok fazla kapalıyız,elimizi taşın altına sokmak(ki bizi buna zorlayan bir güç yok maalesef) son seçeneğimiz bile değil.Gün geçtikçe bireysel farkındalıklarımız daha da sindiriliyor, ağ bağlamış zihinler miras bırakmaya devam ediyor.
Aydınlanmak, toplumun her yönden refaha erişmesi için bir araç olarak düşünüldüğünde, bize düşen düşünmek,farkında olmak ve kadrolaşmış zihniyetlerle başa çıkmaktır.Bir devlet politikası dahilinde bile bunları gerçekleştirmek çok zor iken, tersi bir durumda olan toplumlar(yani biz) için durumu kurtarmak belki de imkansıza yakındır.
Her şeye karşı son kalemiz olan aklımızı farkındalıklar ile doldurarak, önce gelenekçiliğin pasını üzerimizden atmalı, kendimizi eleştirmeliyiz. Böylece en azından kemikleşmeyi durdurmamız mümkün olabilir. Elimizden gelmeyen fazlaca durum bizi bu duruma sürüklese de herkesin bir sorumluluğu ve seçme Şansı olduğu unutulmamalı. Bu açıdan çoğu kez,kendi tercihlerimizin karşılıklarını aldığımızı bilmeliyiz.
…..-demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim! (N.Hikmet)
*Cem Karaca
bahadirkundakci@gmail.com